27 Nisan 2015 Pazartesi

Kaçamak - 5


Rüzgar, martı sesleriyle birlikte, perdeyi yalayarak içeri doluyordu. Duvarlara çarpıyor, büyüyor, vücutlarımızı okşuyordu. Martı seslerini kazısanız, altından korna gürültüleri çıkmayacakmış gibiydi.

Sanki...

İstanbul’un orta yerinde bir otelde değil, sakin bir Akdeniz kasabasında, küçük bir pansiyondaydık. Mavi panjurlarda sarmaşık yaprakları salınıyorlar, deniz kokusunu getiren tatlı meltemlerle birlikte usul usul hışırdıyorlardı. Bir kayıkçı, güçlü kollarıyla küreklerini kaldırıyor, kaldırıyor, sonra daha fazla kaldıramayacakmış gibi bırakıyor, yerçekimine kendini bırakan kürekler, uysal şıpırtılarla denizin koynuna gömülüyordu. Gömüldükleri yerde, küçücük köpüklerin arasından deniz kızları çıkıyor, ıslanmış saçlarını savuruyorlar, saçlarından kurtulan damlalar güneşin altında dans ediyorlardı.


Biri kızıl, diğeri mavi saçlı iki deniz kızı, kayıkçının karşısına oturdu. Kayıkçı, deniz kızlarının çıplak ve diri göğüslerini hayranlıkla izliyor, sanki bir canlıya değil de, bir tabloya bakıyordu.

“Deniz bugün çok dalgalı, en yakın kayalık çok uzakta, birazcık burda dinlenebilir miyiz?” diye sordu mavi saçlı olanı. Deniz kızları, bütün gün tuzlu sudaydılar. Saçlarında, dudaklarının kenarlarında tuz kristalleri vardı.

Kayıkçı bir şey söylemedi. Belki dilsizdi, belki dili tutulmuştu. “Evet” dediğini hissettirebilmek için, kendi yaptığı şarapla dolu testinin mantarını çıkardı. Kayıktaki tek bardağa, kendi bardağına doldurdu şarabı. Önce mavi saçlı deniz kızına uzattı. Deniz kızı, bardağı iki eliyle sardı, dudaklarına götürdü, ilk yudumu aldı, sonra ikincisini... Dayanamadı, bardağı dikti, kana kana içti. Dudaklarınının kenarındaki tuz kristallerini temizleyerek akan şarap göğüslerini ıslattı. Bardak bittiğinde, mahçup gülümsemesiyle kayıkçıya baktı.

Kayıkçı bardağı bir kez daha doldurdu. Bu sefer kızıl saçlı deniz kızına uzattı. Deniz kızı, bardağı almadı. “Teşekkür ederim.” dedi, “Ama benim karnım aç.”

Kayıkçı, bez bir torbaya sardığı bir avuç somun ekmeğini, üç baş yeşil soğanını, avcunun yarısı kadar keçi peynirini serdi ortaya. Aynı bardaktan içtikleri şarap, aynı sofradan yedikleri yemek o kadar bereketliydi ki, güneş batana kadar yediler, yediler, bitiremediler.

Ay doğdu.

“Bizim gitme vaktimiz geldi.” dedi mavi saçlı deniz kızı.
“Bizimle ekmeğini paylaştın, teşekkürler.” dedi kızıl saçlısı. Sesi titrek, dudakları mahçuptu. Sonra aklına bir şey gelmiş gibi canlandı. Tiz bir ıslık çaldı. Islıkla birlikte, sarıkanat sürüsü çevirdi kayığın etrafını. Deniz kızı, kayıkçının anlamadığı dilde bir şeyler söyledi. Söyler söylemez, sarıkanatlar kayığa atladı. Canlı gövdelerini şıpır şıpır kayığın tahtalarına vuruyorlar, ama bunu yaparken acı çekmiyorlar da, gülüyormuş gibi zıplıyorlardı.

Deniz kızları, “Yolun açık olsun.” dediler. Kayıkçıya sarıldılar. Kayıkçı, güçlü kollarıyla iki deniz kızını birden sardı. Nasırlı elleri, dokunduğu tenin pürüzsüzlüğünden ürperdi, titredi. Tam o anda, deniz kızları kayıkçının kollarından, bir anda yok olmuş gibi kaydılar. Şıpırtılar çıkararak, yakamozların oynaştığı denizde kayboldular.

Kayıkçı, kasabaya geri dönerken, kızıl saçlı deniz kızının tiz ıslığını duydu. Islık bedenini yalayıp geçti. Uysal dalgalarla karaya vurdu. Yürür gibi karaya çıktı. Bir pansiyonun mavi panjurlarındaki sarmaşıkları okşadı. Pencereden içeri girdi. Çıplak bedenlerimize dokundu.

Önce, anlamadığımız dilde sözlerle konuştu. Sonra kulağımıza eğildi. Fısıldadı.

“Sizi götürmeye geldim.”

Islık rüzgar oldu. Odada dolaştı. Kocaman kanatlı, yarısı kızıl, yarısı mavi bir martıya dönüştü. Terden sırılsıklam ve çırılçıplak vücutlarımızla, bir kanadına Filiz’i, bir kanadına beni aldı.

Devam edecek...

10 yorum:

  1. Belki şu güzel hikayenin ortamına uymayacak ama söylemezsem olmaz. Ot mu içtiler? Sanki fazladan serotonin salgılıyorlarmış gibi geldi de :D

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Aman kuzum, böylesine ot yeter mi? :) Belki yaşarken değil de, yazarken içilmiştir...
      Bak seni bu yüzden seviyorum, yazarken aklımdan geçen şeyleri yakalıyorsun hep. Okuyanı da "o kafaya" soktuysa, ne mutlu bana, değil mi ama :)

      Sil
    2. Ooo yaşarken icilirse bir güzel yazarken icildiyse ayri bir güzeldir tabi :D
      sokar sokmaz mı :D sabah sabah içmeden rüzgar sesleri, deniz kızı, şarap mmmh :D

      Sil
    3. Pazartesi sendromuna çare olmuştur umarım :)

      Sil
  2. "Marifetlerini göster ve beni başka bir dünyaya götür." diyorsa bir kadın götürmelisin. :)

    YanıtlaSil
  3. Waaaaoowww, sen nasıl yazdın bu bölümü? Bayıldım yazım tarzına. Gelip gelip okurum ben bu bölümü. :)

    Geldiğim toprakların denize kıyısı olduğundan mıdır, nedir? İnsanları biraz delidir. Ama tatlı delilerden. :) Ben çocukken bir komşumuz vardı, adı Umberto. Kendisi yaban mersini yetiştirirdi. Biz de çocuk aklı yaban mersini yemeğe gizlice bahçesine girerdik. Yakalandığımız zaman, Umberto yediğimiz yaban mersininden daha çoğunu önümüze koyar ve gençliğinde aşık olup, çok sevdiği kızın hikayesini anlatırdı. Ama aşık olduğu kızın, bir deniz kızı olduğunu söylerdi. :) Yazdıklarını okuyunca Umberto'yu hatırladım.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ederim. Büyük usta ve idolümüz Yaşar Kemal'in askerleriyiz, elimizden geldiğince :) Bir Ada Hikayesi serisini okumuş muydun? O serinin tadı hala damağımda ve senin de seveceğinden eminim. Umberto'yu hatırlatmakla kalmayıp, yaban mersini yerken karşına oturtabilir çünkü :)

      Sil
    2. Yaşar Kemal'i severim. :)

      Yaşar Kemal okurken biraz tereddüt ile yaklaşıyorum kitaplarına. Bazen yazdıklarını anlamam zor olabiliyor. Söylediğin seriyi okumadım.Merak ettim. Tavsiye için sağol, okuyacağım. :)

      Sil
  4. Anlatımı değiştirmişsin bu kez :D Çok sevdim bak bu tarzı. Özgün olmuş :d

    YanıtlaSil