29 Nisan 2015 Çarşamba

Kaçamak - 7 (Final)


İşte buradaydık. Üçüncü buluşmamızda, aynı otel odasında, vücutlarımız yan yana, sigara içiyorduk. “Sen evlenmeyi düşünmüyor musun?” sorusuna “Hayır.” diye cevap vermiştim. Sigaralarımız bitene kadar konuşmadık. Devam etme zorunluluğunda hissetmediğim halde, sözcükler ağzımdan döküldü.

“Evliliğin bana göre olduğunu düşünmüyorum. Karşıma çıkan insanlarla da alakalı değil bu. Bilmiyorum. Belki denerim ve olmayacağını deneyerek görürüm. Ama sadece deneme yapmak için bir kadının hayatına kalın çizgilerle yazmak istemiyorum ayrılığı...”

Sustuk. Yeniden sigara yaktı.

“Senin, bu denemeyi yapmış halinim sanırım. Üstelik bir yerden sonra, geriye dönemeyecek hale geliyor her şey. Özellikle de çocuk olduktan sonra.”


Ah gerçekler... Kaçmaya çalıştığımız, kaçamadığımız, onlarla ne yapacağımızı bilemediğimiz gerçekler... Başka dünyalarda birlikte olurken bile, içimize gelip yerleşen, ağırlaşan gerçekler...

Korkak olan hangimizdi? Gerçeklerle kavga etme cesaretini sergileyip, başa çıkamadığında aldatan Filiz mi? Yoksa onlarla başa çıkmaya, başka bir insanla paylaşılacak hayatın sorumluluğunu almaya bile uzak duran ben mi...

“Bu bir uyuşturucu.” diye devam etti Filiz. “Yaşadığımız... Yaşadığım kaçamaklar. İlk seferinde nasıl aldattım biliyor musun? Neden aldattığımın önemi yok. Üstelik bunun için geçerli bir sebep olmaz hiçbir zaman. Hiçbir sebep yetmez bunu açıklamaya. Yalnızca, nasıl aldattığımı anlatabilirim.”

Bir yudum viski aldı.

“Eski sevgililerimden biriyle, içinde olduğum hayatın sorumluluklarıyla uğraşırken yatmıştım. Benim için, yoğun geçen birkaç senenin ardından çıkılmış bir tatil gibiydi. O günden beri de, “Bir an önce yaz gelse...” diyen beyaz yakalılar gibi yaşıyorum. Garip olan şu ki, işsiz olduğumda tatil yapmanın hiçbir anlamı olmayacağını biliyorum. Benim de çelişkim bu işte...”

Daha kaç kere görüşecektik, ne kadar sürecekti, ne zaman bitecekti... Bu soruların ne bir cevabı, ne de bu cevapların bir önemi vardı. Bunları düşünmeye başladığımız anda, Filiz’in kaçtığı sorumlulukları hatırlatacaktım O’na.

Her kaçamak, işte bu yüzden, orta yerinde başlayıp bitiremediğimiz filmler gibidir. Yaşamayı ne zaman bırakacağınızı bilemezsiniz. Ama en azından, anlatmayı nerede bırakacağınızı bilmeniz gerekir. 

SON

28 Nisan 2015 Salı

Kaptanın Seyir Defteri - 1

Bu da nerden çıktı dediğinizi duyar gibiyim... Şurdan çıktı. Yazdığım öykümsüler dışında, sizinle söyleşme, dertleşme, konuşma fırsatını ancak yorumlarda buluyorum. Dedim ki, bir de arada sırada şöyle tostoparlak mektuplar yazayım. Nerden geldik, nereye gidiyoruz, konuşayım. Kurgu dünyasının gerekliliklerine kapılmadan, "biz bize" takılalım. Yazdıklarımı hep birlikte yerden yere vuralım.

Meçhul Yazar'a, kurgu dünyasının dışına  çıkacağı bu köşede sıcacık bir hoş geldin deyin, şapur şupur öpün kendisini efendim. Umarım bu seyir defteri, hikaye dizilerini aksatmadan, üç haneli sayılarak ulaşır...

Sevgili mürettebat, şimdilik bu kadar.

Mr. Spock'ın da selamı var.


Kaçamak - 6


Ay ışığının aydınlattığı denizin üstünde, uzakta görülen bir kaya parçasına doğru uçuyorduk. Yaklaştıkça, kayalık büyüdü, aydınlandı. Ortalık apaydınlık gündüze, kayalık yemyeşil çayıra döndü. Martı, yere yaklaştı ve bizi yumuşacık çimenlerin üstüne bıraktı. Gitti bir ağacın arkasına dolandı. Sonra ağacın iki tarafında, biri yeşil saçlı, diğeri mavi saçlı iki deniz kızı olup boylu boyunca uzandı.

Mavi saçlı olanı, “Sizi buraya getirdik. Kimseler duymadan, kimseler bilmeden, çıplaklığınızı gündüz gibi ışıtan ay ışığının altında, vücutlarınız ipekten çimlerin üstünde sevişin istedik. Kimseye açıklamak zorunda olmayın, kimseden onay beklemeyin istedik.” dedi. Kızıl saçlı deniz kızı devam etti.

“Sadece mekan boyutunuzu değil, zaman boyutunuzu da değiştirdik. Birbirinizle, gücünüz kalmayana kadar sevişebilir, uykuya dalmadan önce ne isterseniz yapabilirsiniz. Uykuya dalıp uyandığınızda, martı ikinizi de, olmanız gereken saatte, olmanız gereken yere bırakacak.”

Tam soru soracaktık ki, ikisi birden ortadan kayboldular. İnanmayan gözlerle etrafa baktık. Yağlı boya tablosunu andıran gökyüzü ve yıldızlar, her şeyi görünür kılan ay ışığı ve yanımızdan şırıl şırıl akan nehir... Filiz elimden tutup beni nehirin kenarına götürdü. İki avcunu birleştirip nehire daldırdı.


“Bak, şarap akıyor.” dedi.

Bedenlerimizi nehire bıraktık. Yumuşacık akıntı, usul usul tenimizi okşuyordu. Bir yudum şarap içmemiz için kafamızı daldırmamız yetiyordu. Şarap o kadar tatlıydı ki, tenimizin neresine dokunsak ipek kumaşlara dokunmuş gibi oluyor, neresini öpsek, bir damlasıyla sarhoş oluyorduk.

Nehir, vücutlarımızın bütün ayrıntılarını birbiriyle birleştirmişti. Sanki daha önce, karşımızdaki vücut olmadan nasıl yaşadığımızı hatırlamıyorduk. Kendimizi o kadar kaptırdık ki, nehrin akıntısında yüzmeye başladık. Yüzeyde kalmamız için hiçbir çaba harcamamız gerekmiyordu. Biz mi hafiflemiştik, nehir mi bizi taşıyordu, bilmiyorduk. Vücutlarımız birbiriyle bütün olmuş, akıntının üstünde sürükleniyordu. Pozisyonlarımız, ellerimizin ve ayaklarımızın konumları değişiyor, ama birbirimizden hiç ayrılmıyorduk. Orgazm oluyor ama hala tek vücut kalıyorduk.

Orgazm olduktan sonra Filiz’in içinden çıkmama gerek kalmıyordu. Kaldığımız yerden devam edebiliyorduk. Bunu yapan ikimiz miydik yoksa nehir miydi, bilmiyorduk. “Lethe” diye inliyordum Filiz’in kulağına artık. İsmini söylemiyor, yalnızca “Lethe” diye inliyordum.

Akıntıda sadece kontrolümüzü değil, kendimizi de kaybetmiştik. Gözlerimiz sıkı sıkıya kapanmıştı. Kaçıncı orgazmımız olduğunu bilmiyorduk. Artık tek bir hareket yapabilecek gücümüz kalmamıştı. Uykuya daldık.

Gözlerimizi açtığımızda, birbirimize hiçbir şey söylemedik.

Saat yediye geliyordu.

Filiz, çıplak vücuduna hiçbir şey giymeden yataktan kalktı. Pencereden giren rüzgarın karşısına bıraktı bedenini. İki kolunu açtı.

“Bunu nasıl becerebildik?” dedi.
“Eski bir hikaye var. İnsanoğlu, ne zaman bir deniz kızına iyilik yapsa, deniz kızları da bir insana iyilik yaparmış. Düşündüğü değil, ama hissettiği, farkında olmadığı halde içten içe istediği şeyi verirmiş o insana. Belki bir yerlerde, birileri bir deniz kızına yardım etmiştir.”
“Ama aynı şeyi sadece ben değil, sen de hissettin.”
“Belki de iki deniz kızına yardım etmiştir birileri...”
“Peki ama, hadi birimizi seçtiler diyelim. Aynı anda ikimizi de seçmeleri çok büyük bir tesadüf değil mi?”

Buna verecek bir cevabım yoktu.

O’nu istediği yere bırakana kadar konuşmadık. Arabadan inmeden önce, gözlerime baktı.

“Seni tekrar arayacağımı biliyorsun...” dedi.
“Biliyorum.” dedim. 

Devam edecek...

27 Nisan 2015 Pazartesi

Kaçamak - 5


Rüzgar, martı sesleriyle birlikte, perdeyi yalayarak içeri doluyordu. Duvarlara çarpıyor, büyüyor, vücutlarımızı okşuyordu. Martı seslerini kazısanız, altından korna gürültüleri çıkmayacakmış gibiydi.

Sanki...

İstanbul’un orta yerinde bir otelde değil, sakin bir Akdeniz kasabasında, küçük bir pansiyondaydık. Mavi panjurlarda sarmaşık yaprakları salınıyorlar, deniz kokusunu getiren tatlı meltemlerle birlikte usul usul hışırdıyorlardı. Bir kayıkçı, güçlü kollarıyla küreklerini kaldırıyor, kaldırıyor, sonra daha fazla kaldıramayacakmış gibi bırakıyor, yerçekimine kendini bırakan kürekler, uysal şıpırtılarla denizin koynuna gömülüyordu. Gömüldükleri yerde, küçücük köpüklerin arasından deniz kızları çıkıyor, ıslanmış saçlarını savuruyorlar, saçlarından kurtulan damlalar güneşin altında dans ediyorlardı.


Biri kızıl, diğeri mavi saçlı iki deniz kızı, kayıkçının karşısına oturdu. Kayıkçı, deniz kızlarının çıplak ve diri göğüslerini hayranlıkla izliyor, sanki bir canlıya değil de, bir tabloya bakıyordu.

“Deniz bugün çok dalgalı, en yakın kayalık çok uzakta, birazcık burda dinlenebilir miyiz?” diye sordu mavi saçlı olanı. Deniz kızları, bütün gün tuzlu sudaydılar. Saçlarında, dudaklarının kenarlarında tuz kristalleri vardı.

Kayıkçı bir şey söylemedi. Belki dilsizdi, belki dili tutulmuştu. “Evet” dediğini hissettirebilmek için, kendi yaptığı şarapla dolu testinin mantarını çıkardı. Kayıktaki tek bardağa, kendi bardağına doldurdu şarabı. Önce mavi saçlı deniz kızına uzattı. Deniz kızı, bardağı iki eliyle sardı, dudaklarına götürdü, ilk yudumu aldı, sonra ikincisini... Dayanamadı, bardağı dikti, kana kana içti. Dudaklarınının kenarındaki tuz kristallerini temizleyerek akan şarap göğüslerini ıslattı. Bardak bittiğinde, mahçup gülümsemesiyle kayıkçıya baktı.

Kayıkçı bardağı bir kez daha doldurdu. Bu sefer kızıl saçlı deniz kızına uzattı. Deniz kızı, bardağı almadı. “Teşekkür ederim.” dedi, “Ama benim karnım aç.”

Kayıkçı, bez bir torbaya sardığı bir avuç somun ekmeğini, üç baş yeşil soğanını, avcunun yarısı kadar keçi peynirini serdi ortaya. Aynı bardaktan içtikleri şarap, aynı sofradan yedikleri yemek o kadar bereketliydi ki, güneş batana kadar yediler, yediler, bitiremediler.

Ay doğdu.

“Bizim gitme vaktimiz geldi.” dedi mavi saçlı deniz kızı.
“Bizimle ekmeğini paylaştın, teşekkürler.” dedi kızıl saçlısı. Sesi titrek, dudakları mahçuptu. Sonra aklına bir şey gelmiş gibi canlandı. Tiz bir ıslık çaldı. Islıkla birlikte, sarıkanat sürüsü çevirdi kayığın etrafını. Deniz kızı, kayıkçının anlamadığı dilde bir şeyler söyledi. Söyler söylemez, sarıkanatlar kayığa atladı. Canlı gövdelerini şıpır şıpır kayığın tahtalarına vuruyorlar, ama bunu yaparken acı çekmiyorlar da, gülüyormuş gibi zıplıyorlardı.

Deniz kızları, “Yolun açık olsun.” dediler. Kayıkçıya sarıldılar. Kayıkçı, güçlü kollarıyla iki deniz kızını birden sardı. Nasırlı elleri, dokunduğu tenin pürüzsüzlüğünden ürperdi, titredi. Tam o anda, deniz kızları kayıkçının kollarından, bir anda yok olmuş gibi kaydılar. Şıpırtılar çıkararak, yakamozların oynaştığı denizde kayboldular.

Kayıkçı, kasabaya geri dönerken, kızıl saçlı deniz kızının tiz ıslığını duydu. Islık bedenini yalayıp geçti. Uysal dalgalarla karaya vurdu. Yürür gibi karaya çıktı. Bir pansiyonun mavi panjurlarındaki sarmaşıkları okşadı. Pencereden içeri girdi. Çıplak bedenlerimize dokundu.

Önce, anlamadığımız dilde sözlerle konuştu. Sonra kulağımıza eğildi. Fısıldadı.

“Sizi götürmeye geldim.”

Islık rüzgar oldu. Odada dolaştı. Kocaman kanatlı, yarısı kızıl, yarısı mavi bir martıya dönüştü. Terden sırılsıklam ve çırılçıplak vücutlarımızla, bir kanadına Filiz’i, bir kanadına beni aldı.

Devam edecek...