31 Mart 2015 Salı

Ortam - 1

“Ne zamandır ortam yapmıyoruz..” dedi telefonda, te ortaokuldan beri yakın dostum, Petrov.
“E yapalım.” dedim.
“İçilecekleri ben ayarlarım, Melis gelir.”
“Funda da gelir, bir de yeni bir aday olabilir. İstersen önce bir tanışalım, karşılıklı kanı ısınırsa ekibin, deneriz O’nu da.”
“Daha önce yapmış mı böyle bir şey?”
“Hayır.”
“Off, getirme diyorum oğlum şöyle tecrübesizleri. Neyse, bir tanışalım bakalım.”
“Ulan sen de ne ‘istemem yan cebime koy’cu adamsın.”
“Neyse, bu Cumartesi yapalım o zaman.”
“Hadi görüşürüz.”

Funda’yı aradım.

“Hişt, bu Cumartesi ne yapıyorsun yavru?”
“Bir planım yok gibi, neden?”
“İstediğin kadar içki, istediğin kadar ben, biraz Petrov, istersen biraz da Melis ve yeni adayımızdan... Gelir misin?”
“Diyorsun...”
“Ben alırım seni.”
“Tamamdır.”

Funda da kesinleştiğine göre, yeni adayımız Arzu’ya haber verebilirdim. Melis kesin olmasa Petrov aramazdı zaten.

Arzu’yu aradım.

“Sana bahsettiğim bir konu vardı ya...”
“Şu ortam mı? Eee?”
“Hala istiyorsan bu Cumartesi yapmayı düşünüyoruz. Ama önce bizimkilerle tanışmak için öğlen buluşmamız gerek. Hem onlar seni tanısın hem sen onları tanı.”
“Evet, istiyorum. Tamamdır. Yeri zamanı falan söylersiniz.”

Petrov haklıydı, gerçekten uzun zamandır yapmıyorduk. Ben de özlediğimi fark ettim. Fındıklı’da çok sevdiğim çay bahçesine kuruldum. Demli bir çay söyledim. Denizi ve martıları seyrederek çayımı ve sigaramı içtim. Sonra, kafamı yanımda getirdiğim defterime gömüp, uzun zamandır kurguladığım halde yazmaya yeni başladığım romanıma çalıştım.

Bu “ortam”ı son zamanlarda yapmaya başlamıştık. İstanbul’a geldiğim zamanlarda (evet, bir süreliğine Amerika’da olmam gerekiyordu), daha önceden birbirimizi tanıdığımız, bazıları da yeni aday olan partnerlerimizle Petrov’un evinde toplanıyor, içiyor, muhabbet ediyor, sonra muhabbet nereye giderse ordan devam ediyorduk. Tek bir kuralımız vardı. Kim ne yapacaksa ortada yapacak...



Son “ortamımızda” bir kaç şişe viskiyi devirdikten sonra, gece şöyle bitmişti. Funda kucağımda zıplıyor, yanımda oturan Melis’in açık bacaklarının arasında Petrov gidip geliyor, yeni adayımız da hem kızları hem bizi okşayıp arada oral yaptırırken sırasını bekliyordu.

Gece herkes açısından tatmin edici bitmiş, yeni adayımız yaşattığımız tecrübe için teşekkür etmiş, tekrar etmek isterse haber vereceğini söylemişti. Eve gitmesi gerektiğinden, sarhoş olsam da arabayla onu bırakmak zorundaydım. Bu saatte tek başına gidemezdi. Neyse ki, sarhoşken direksiyon başında kontrolümü kaybetmemek gibi bir refleksim vardı. Sanırım beynimin oynadığı oyunlardan biri...

Bu güzel hatırayı tekrar düşününce, Cumartesi için sabırsızlanmaya başladım. Umarım Arzu da bir önceki partnerimiz kadar memnun kalırdı...

Devam edecek...




24 Mart 2015 Salı

Sen Bakire Miydin?

O’nu Bakırköy’de evine yakın bir yerden alacaktım. Öyle anlaşmıştık telefonda. Sonrasına birlikte karar verecektik. Benim önerim Fındıklı sahilinde denize karşı bir şeyler içmek olacaktı. Devamı sohbete bağlıydı.

Arabaya bindiğinde, yaşını ele veren taze teninden gözlerini alamadım bir süre. On sekiz yaşının bütün çekiciliğini sergiliyordu. Karamel rengi tenini açıkta bırakan askılı ve kısa bir elbise giymişti. Üstelik tam sevdiğim gibi, minyon bir vücut yapısı vardı.

Trafik sıkışık olduğundan Fındıklı’ya gelene kadar havadan sudan konuşma faslı tamamlanmak üzereydi. Çocukluk anıları, dinlediğimiz müzikler... Tavırlarında çocuksuluk değil ama, gençliğinin canlılığı vardı. Aklından seks geçiyormuş gibi görünmüyordu da üstelik. Kendimi olayların akışına bırakmaya karar vermiştim.

Arabayı Karaköy’deki katlı otoparka bıraktım. Fındıklı’ya doğru yürürken, başka bir mekana oturmak üzere fikrimizi değiştirdik.

Blog üzerinden tanıştığımız için, konunun kaçınılmaz olarak cinselliğe geleceğini biliyordum. Ama konuyu O’nun açmasını bekledim.

Söylediğine göre, cinsellikten soğumuştu. Kaç ilişki yaşadın da soğudun dememe kalmadan, neden böyle hissettiğini anlatmaya başladı. Bir süre önce, hoşlandığı bir çocukla ilk cinsel deneyimini yaşamıştı. Ama kendi yaşlarındaki partneri, O’nun ilk deneyimi olduğunu göz önünde bulundurarak anlayışla yaklaşmak şöyle dursun, porno filmlerdeki beklentilerle yaklaşmıştı. Bu da O’nun kendine güvensiz hissetmesine ve cinsellikten soğumasına sebep olmuştu. Hep öyle olmaz mı? İyi olmadığımızı düşündüğümüz şeylerden soğuruz, kaçmaya çalışırız. Fakat ortada şöyle bir çelişki var, ne kadar isteseniz de cinsellikten kaçamazsınız. Bunu bildiğimden, söylediklerini şöyle anlıyordum: “Tecrübesiz öküzün biri ilk deneyimimi mahvetti, şimdi tekrar sekse ısınabilmem için yardım eline ihtiyacım var.” O bunu söylediğinin farkında değildi, çünkü söyleyen kendisi değil, bilinçaltıydı.

Benim için güzel bir roldü. Hayat dolu, çekici ve çıtır bir kıza seks hocalığı yapmak. Bugün gel başla dedim kendi kendime.

“İlk deneyimin kötüydü diye sekse küsemezsin. Bu deneyimini unutturacak tecrübeli biriyle yaşamayı dene. Emin ol terapi gibi gelecektir.” derken, sanki hiç kendimden bahsetmiyormuşum gibi davranmaya çalıştım.
“Hayır, sanırım bir süre bu tür şeyler yapmayacağım.”
“Sen bilirsin tabi. Ama kendini iyi hissetmek istiyorsan, bunun çaresi hiçbir şey yapmamak değil, kendini iyi hissettirecek deneyimler yaşamaktır.”
Konunun öznelerinden biri değilmişim gibi davranmam sonuç vermişti.
“Sen benimle sevişir miydin?” diye sordu.
“Neden sevişmeyeyim, gayet çekici bir kızsın.”
“Çekici olduğumu hissetmiyorum. Üstelik kendimi beceriksiz görüyorum.”
“Tecrübesiz bir erkeğin sana karşı davranışları kendine güvenini eksiltmesin. Bir porno yıldızı gibi davranamazsın. O’nun anlayışla yaklaşması ve seni yönlendirmesi gerekirdi.”
“Belki de haklısın. Ama yine de bir süre uzak dursam iyi olacak sanırım. Eğer ikincisi de kötü olursa, bu sefer çok daha fazla güvensiz hissederim.”

Haklıydı. Eğer tecrübesiz biriyle yaparsa gerçekten kötü hissederdi. Peki ben ne güne duruyordum?

“Sana ne kadar çekici olduğunu şu an, bu masada otururken bile hissettirebilirim.”
“Nasıl yapacaksın onu?”
“Deneyelim mi?”
“Dene bakalım.”

Gözlerinin içine bakarak, O’nu nasıl istediğimi, neler yapabileceğimi ve bunu yaparken nasıl zevk alacağımı anlattım. Ses tonumu, bakışlarımı ve mimiklerimi de kullanarak... Ben anlatırken, dudaklarını ısırmasından sadece kendini çekici hissettiğini değil, aynı zamanda tahrik olduğunu da anlayabiliyordum. Yapmacık da değildi...

“Şimdi tuvalete git ve çantandaki rimeli içine alarak tatmin et kendini.” dedim.
Güldü. “Hayır, bunu yapmayacağım. Biraz sakinleşsem daha iyi olacak.”
Üstüne gitmek istemiyordum. Arabaya yürümeyi teklif ettim. Başka bir yerlere gidebilirdik. Kabul etti.

Arabaya bindiğimizde, kalçalarına doğru sıyrılan elbisesinin çıplak bıraktığı bacaklarına bakmadan duramadım. Elim istemsiz olarak kasıklarına gitti. Tazecik tenine dokunduğumda, gözlerime baktı. “Yapma” diyeceğini sandım. Ama aksine, gözlerinde istek vardı. Kasıklarındaki elimi sıcak ve ıslanmış vajinasının etrafında, içinde dolaştırdım bir süre. Sonra rimeli vermesini istedim. Ben rimeli içine sokarken, O da penisimi okşamaya başlamıştı bile.




Otoparkta fazla ileri gidemezdik. O yüzden beklentilerimi düşük tutmuştum. Ama O çoktan penisimi ağzına almıştı. Kafasını kaldırdıp gözlerime baktığında, çenesinden akan tükürüğü görebiliyordum. “Kendini tutma” dedi. Bir süre sonra boşalmıştım.
“Harikaydın.” dedim. “Ama senin için pek bir şey yapamadım.”
“Benim için şimdilik yeterli.”
“Otoparkın daha sakin bir köşesine çekebiliriz istersen.”
“Hayır hayır, belki bir dahaki sefere görüştüğümüzde.”

Arabayı çıkışa doğru sürmeye başladım. Ancak sıra olduğu için yavaş ilerliyorduk. Beş dakika sonra, bana dönüp, “Hadi sakin bir yere çek arabayı dedi.” Döndüm.

Arabayı otoparkın en ücra köşesine bıraktığımda, arkaya geçelim dedi. Penisimi okşayarak pantolonumun düğmelerini çözdü. Kısa bir oraldan sonra elbisesini sıyırarak üstüme oturdu. O çoktan sırılsıklam olmuştu bile. Beni içine alırken, biraz acıdan biraz da zevkten inliyordu. Henüz beni içine tamamen almamışken, “Çok acıyor” diyerek kalktı üstümden.

Kalkar kalkmaz gördüğüm şey beni gerçekten şaşırttı. Daha önce de böyle bir şeyle karşılaşmıştım tabii. Ama şimdi bunu beklemiyordum. Penisim hafifçe kana bulanmıştı.
“Sen bakire miydin?” diye sordum.
“Hayır, ama O’nunki seninki kadar kalın değildi sanırım.”
Güldüm.
“Özür dilerim” dedi.
“Neden özür diliyorsun ki?”
“Bilmiyorum. Yarıda kesmek zorunda kaldık.”
“Bence harikaydın.”

Gerçekten de böyle düşünüyordum. Ama o gün daha fazla uzatmamalıydık. Başka zaman görüşmek üzere O’nu evine bıraktım.

Seks hocalığıma ve terapiye devam etmek için bir hafta sonra evimde buluştuk. Evden çıkarken, kendine olan güvenini kazandığından emindim...

12 Mart 2015 Perşembe

Ofisinde, Bir Cumartesi

Uykumun tutmadığı bir gece. Kafam güzel. Fevkalade güzel. Dumanlısından. Evde tek başımayım.
“Neden tek başımayım?” diye sordum kendi kendime. Saat gecenin dördüydü ve kimseyi rahatsız etmek istemiyordum.

İnsan kafası güzelken sıkılır mı? Sıkılıyor. Kamera karşısına geçip, dudaklarımı büzüştürüp, “Yine bir gece sıkılırken” notuyla yayınlayacağım bir fotoğraf çekmedim tabii ki. Ama benzer bir şey yaptım.

Hiç huyum değildir. Nasıl bir kafadaysam, o gece bir sohbet sitesine girdim. Olacakları tahmin ediyordum. Birkaç kadına yazacaktım. Sonra onlar cevap vermeyecekti. Ben de daha fazla sıkılmış olarak sohbet sitesini terk edecektim. Bu hikaye de burada bitecekti, ki bu durumda yazılmamış olurdu. Eğer yazıyorsam, dikkatli bir okuyucu beklenmedik bir şeyler olduğunu şimdiden anlamıştır.

Kafa dengi biri olduğu yazdıklarından, kullandığı sözcüklerden ve ironi yeteneğinden belli olan bir kadın çıkmıştı karşıma. Sanal ortamlarda karşınızdakinin kadın olup olmadığından bile emin olamayabilirsiniz. Ben emin oluyorum. Kadın erkek ilişkileri üzerine biraz tecrübeniz varsa, karşınızdaki insanı yazdıklarından tanıyabiliyorsunuz. “Sanal alemde kimseye güven olmaz” lafı da bu yüzden geçerli değil benim için. Güvensizliğin kokusunu alabiliyorum.

Sohbet uzadı. Saat altıya geliyordu.
“Neden güneşin doğuşunu şarap içerek karşılamıyoruz ki?” diye sordum. Benim hissettiklerimi O’nun da hissettiğinden emindim.
“Bunun için gözlerimizi kapatmamız yeter mi?”
“Hayır, ben ciddiyim. Seni arabayla alırım, Cihangir Parkı’na gideriz ve şarap içerken muhabbet ederiz.”

Kabul edeceğini düşünmüyordum. Ama böyle anlarda kendi kendime varsayımlar yapmak yerine, teklifimi sunup gerçeklerle yüzleşmeyi daha makul buluyorum.

Önce biraz geçiştirdi. Bana güvenmediğini düşünmüştüm. Sonra ağzındaki baklayı çıkardı.
“Ben kırk iki yaşındayım.”

Bunu beklemiyordum. Olgunluğunu yazdıklarında hissedebiliyordum, ama aynı zamanda cıvıl cıvıldı. En fazla otuz olduğunu tahmin etmiştim.

“Benim için sorun değil.” dedim. Gerçekten de değildi. Evli de olsa önemsemezdim. Çünkü gerçekten kafamız uyuşmuştu ve O’nunla yüz yüze muhabbet etmek istiyordum. Seks aklımın ucundan geçmiyordu.

“Peki.” dedi. Gerçekten şaşırmıştım. Yarım saat sonra bana tarif ettiği yerde bekliyordu.

Arabaya bindi. Hiç kırk iki yaşında gibi görünmüyordu. Bunu O’na da söyleyecektim ama herkesin söylediği ve O’nun da bildiği şeylerle vakit kaybetmeye niyetim yoktu. Cihangir’e gidene kadar, sohbet sitesinde nasıl konuştuysak, aynen devam ettik. Tahmin ettiğim gibi, keyifli bir kaç saat beni bekliyordu. Karşımda oturmasını ve konuşurken mimiklerini görmeyi sabırsızlıkla bekliyordum. Gaza bastım.

Şarabımızı alıp banklardan birine oturduk. Yanılmamıştım. Aldığım keyif gittikçe artıyordu. Uzun zamandır ilk defa “Bu işin sonu yatağa gider mi?” diye düşünmeden sohbet ediyordum.

Saat sekiz olduğunda, “Benim iki saat sonra ofiste olmam gerek.” dedi. Çalıştığı turizm şirketinin küçük ofisinde Cumartesi günü on ikiye kadar durması gerekiyormuş. Patronları çoğunlukla gelmiyormuş ama yine de gitmesi gerekliymiş.

“Uykusuzsun, dayanabilecek misin?” diye sordum. Sanki yapabileceğim bir şey varmış gibi.
“Dayanırım.” dedi.

Ofisine bıraktım.

Beş dakika geçmemişti ki, beni aradı.

“Patronlar bugün gelmeyecekmiş. Bir kahve içmek ister misin?”

Uygun bir yere park ettim.

Üç masanın olduğu küçük ofiste bir de kanepe vardı. Kanepeye oturup kahvelerimizi yudumladık. Kahveler bitince kalktı. Jaluzileri kapattı.

Karşıma geçip soyundu. Gerçekten de kırk iki yaşında olamazdı bu kadın. Dolgun vücuduna bıraktım kendimi.



İkimiz de kanepede çırılçıplak sigara içerken, dayanamayıp sordum.

“Beni ofisine alacak kadar nasıl güvenebildin?”
“Hangi insana güvenip, hangilerine güvenemeyeceğimi anlayacak kadar çok şey yaşadım.”
Dudaklarına bir öpücük kondurdum.

Ertesi gün ülke dışına çıkmam gerekiyordu. Bir süre internet üzerinden konuştuk. Havadan sudan. Türkiye’ye döneceğim sırada tekrar yazdım.

“Erkek arkadaşımın izin vereceğini düşünmüyorum.” dedi.

Şaşırmıştım. Ofisinin kanepesinde birlikte olduğum, hayat filozofu olgun kadın gitmiş, yerine genç bir kız gelmişti sanki. Görüşmek istememesini anlıyordum. Ama sanki tapusunu başkasına vermiş gibi davranması...


Tatlı bir hatıra olarak kalmasıyla yetinmeliydim. En azından şimdilik.

11 Mart 2015 Çarşamba

Yatak Arkadaşı

Kendini acındıran insanları sevmiyorum. Sevemedim. İlgi çekmeye çalıştıklarını, kendilerini acındırmayı da bunun bir yolu olarak gördüklerini düşünmüşümdür.

Acımanın doğal haline lafım yok. Bir insanı görürsünüz, empati kurarsınız, anladığınızı düşünürsünüz ve acırsınız. Ama acımanın, karşısındakini küçümseyen, küçük gören tarafı hep baskın olur. Durum böyle olunca, kendini acındırmaya çalışan insanları hiç anlayamadım. Belki de anlayamadığımdan, sevemedim de. Hep öyle değil midir, anlayamadığınızı sevemezsiniz. 

Bu düşünceler yarım saattir kafamda bozuk plak gibi dönüyordu. Çünkü karşımdaki kadın yarım saattir acıklı hikayelerini anlatıyordu. Çok büyük zorluklar yaşamıştı, dünyanın en büyük acıları kendisininkiydi. Duyan da bir şey sanır. Kimsenin kendisini anlamamasından, yalnızlıktan şikayetçi. Herkesin derdi aynı değil mi? Bir yerden sonra dinlemeyi bıraktım ben de.

Ben dinlemeyi bıraksam da, O anlatmayı bırakmıyordu. Ben de ister istemez duyuyordum. Dinlemek ile duymak arasındaki ince çizginin dinlemek tarafına yanlışlıkla geçtiğimde, sevgililerinin kendisine acıdığından dem vuruyordu. Bu kadın gerçekten yetenekliydi. İnsanların kendisine acımasında bile acı çıkarabiliyordu. Arabesk şarkı sözleri yazması gerekirken, yanlışlıkla mühendis olmuş gibiydi.

Sevgilileri kendisine hep acıdığı için, artık hayatına giren erkekleri sevgili olarak adlandırmıyormuş. Yatak arkadaşı demeyi tercih ediyormuş. Kendini bu şekilde daha özgür ve güçlü hissediyormuş. Artık kimsenin kendisine acımasını istemiyormuş.

Acaba dinlemediğim için bir şeyleri mi kaçırmıştım? Ya da karşımdaki kadın arabeskten sıkılmış, blues icra etmeye mi başlamıştı? Belki de benim ilgisizliğimi görüp, ilgimi çekmek için yöntem değiştirmişti. Yaptığı her neyse, işe yaramıştı.

Sonraki yarım saat, özgür ilişkilerin çekiciliğinden, insan ruhunu nasıl canlandırdığından, kadını da erkeği de nasıl heyecanlandırdığından bahsetmiştik. Ben de acındırma seansının bitmesinden mutluydum. Duygusal gelgitlerin istisnai bir dışavurumu deyip geçtim.

Meğerse öyle değilmiş. Bunu bir süre sonra O’nunla sevişirken anlayacaktım.

Hayır, korktuğum gibi olmadı. Kendisini acındıracak hikayelere devam etmedi.

Artık O’nun bir “yatak arkadaşı”ydım. Kendini güçlü ve özgür hissetmek için beni kullanıyordu. Bundan da şikayetçi değildim.

“Acıma bana!” diye bağırıyordu ben O’nun kalçalarını tokatlarken. “Çok kibarsın!”

Kalçalarını kıpkırmızı yaptıktan sonra göğüslerine gelmişti sıra. Tokatlıyor, uçlarını parmaklarımla sıkıştırıyor, ısırıyordum. O hala, “Acıma bana, canımı yak!” diye bağırıyordu.

İçine girdiğimde bütün sertliğimi konuşturdum. Penisimin sertliğinden ve sert darbelerden bahsetmiyorum sadece. Saçlarını çekmek gibi klasik şeylerden de... Vücudunda avuçlayarak iz bırakmadığım, tokatlamadığım hiçbir nokta kalmamıştı. En çok da suratını tokatlamamı seviyordu. 

Canını yakmak için tuttuğu bir köleydim O’nun için. Sanki benimle sevişirken acılarıyla yüzleşiyor, yüzleştikçe kendini güçlü hissediyordu. Hem seks, hem terapi...

Yalnız sorun şuydu ki, ne yaparsam yapayım daha fazla canını yakmamı istiyordu. Boğazına kadar girip nefessiz bırakmam yeterli olur diye düşünmüştüm. Yanılmışım. Sırada anal vardı.

İkimiz de fiziksel olarak tatmin olsak da bu yetmemişti. Tatmin olmanın en önemli yanı, mental olarak tatmin olmak, sekse düşünsel olarak da doymaktı. “Gözünüzün doyması” gibi düşünün... 



Canını ne kadar yaktıysam da, bu O’na yetmemişti.

“Bir daha deneyelim.” dedi.
“Sınırımız ne peki?”
“Kan olmasın.”

Madem bu kadar kaşınıyordu, sahneye çıkma zamanım gelmişti. Giysi dolabımın derinliklerinde sakladığım ipi, ağız topunu çıkardım. O’nu bağladım. Sanatımı icra etmeye başladım.

Günün ilk ışıkları odaya dolduğunda, uykuya dalmak üzereyken bana döndü.

“Bende bağımlılık yapabilirsin.”
“Ama ben bağlanmayı tercih etmiyorum.”
“Merak etme, sadece yatak arkadaşımsın.” dedi.


2 Mart 2015 Pazartesi

"Beni De Yazacak Mısın?"

“Seninle sevişirim ama bir şartım var” dedi.

Afalladım. Çünkü yarım saattir seksle hiç alakası olmayan şeylerden konuşuyorduk. Hatta şartlı seks teklifinin hemen öncesinde, Kış Uykusu’nu henüz izlemediğinden bahsediyor, ben ise Nuri Bilge Ceylan’ı övüp mutlaka izlemesi gerektiğini söylüyordum. 

“Nasıl yani.” diyebildim.
“Ne yani, benimle sevişmek istemiyormuş gibi mi davranacaksın?”
“Hayır tabii ki.”
“O halde bunun için bir şartım var.”
“Dinliyorum.”
“Beni de blogunda yazacaksın.”

Bunu duyduktan sonra rahatladım. Beklediğimden kolay ve açıkçası sıkça karşılaştığım bir teklifti. İsimleri gizlemem koşuluyla elbette...




“Olur.” dedim.
Susarak gözlerimin içine derin derin ve imâlı baktı.
“Eğer teklifimi gerçekleştirirsen hemen arabana bindirip istediğin yere götürebilirsin beni.” diye devam etti.
“Teklifini gerçekleştirmek için sevişmemiz gerekmiyor mu?” Kafam karışmıştı.
“Hayır, gerekmiyor. Sevişmemizi değil, beni nasıl istediğini yazacaksın. Hemen şimdi, burda.”
Yaratıcılık süreci, ilham falan dememe kalmadı, çantasından bir kağıt ve kalem çıkarıp bana uzattı.
“Hiç konuşmadan seni seyredeceğim. Yazını bitirdikten sonra okuyacağım. Eğer beğenirsem, hemen kalkıp gideceğiz.”
“Yazacaklarımı da yapacak mıyız peki?”
“Sadece hoşuma gidenleri.”

Kabul ettim. Ama dikkatimi toplayamıyordum. Karşımda uslu uslu oturan, muhabbetin başından beri hiçbir imâda bulunmadan konuşan kadının bu ani çıkışı beni o kadar şaşırtmıştı ki, yeniden ve yeniden o anı yaşıyordum.
“Seninle sevişirim ama bir şartım var.”

Şartlara şurtlara gelebilen bir insan değilim esasında. Ama buluştuğumuzdan beri aklıyla, diliyle ve mimikleriyle beni etkilemişti. Onunla sevişmeyi gerçekten istiyordum. Üstelik fiziği de güzeldi. Ama onun gibi bir kadınla fiziği güzel olmasa da sevişebilirdim...

Kendimi zorladım. Yazacaklarım bitene kadar, iki kupa kahve ve dört sigara  içmiştim. Kısaydı ama etkileyici olduğunu düşünüyordum. Kağıdı O’na uzattım.

Bir sigara yaktı. Kahvesinden bir yudum aldı. Okumaya başladı. Okudukça etkilendiğini gösterecek bir belirti, bir dudak ısırışı, hiç olmadı bir kıpırtı bekliyordum. Ama yoktu... Yüzündeki donuk ifade devam ettikçe daha fazla geriliyor, sabırsızlanıyordum. En sonunda bitirdi. Gözlerimin içine bakarak sigarasından son nefesini çekti ve yüzüme üfledi. O anda, “Oldu bu iş” diye düşündüm. Sigarasını söndürdükten sonra tekrar yüzüme baktı.

“İyi yazmışsın, ama benim için yeterli değil. İkinci bir şansın daha var. Benim için blogunda yeterince iyi bir yazı yazarsan, sana tekrar ulaşırım. Şimdilik hoşçakal.”

Kalkıp gitti. Donakalmıştım. İlk şaşkınlığım geçtiğinde, “Seninle mi uğraşacağım!” demek geldi içimden. Ama sonra canlı mimiklerini, hayat dolu gülüşlerini, aklını ortaya seren tatlı dilini hatırladım. Kalkıp giderken bile çekici görünen bacakları ve kalçasını da...


Yazardım belki, kim bilir...

1 Mart 2015 Pazar

Çıplak Hikaye


Yanımda uzanıyordu. Çırılçıplak. Gözleri gözlerime değiyordu. Kayboluyordum. Yüzünde öyküler vardı. Geniş alnındaki taze çizgide ilk terk edilmeler... Göz altlarında dökülen yaşlar... Dudağının kıyısında hayata gülmeyi öğrenmiş bir kadının imzası... Ya da ben öyle sanıyordum. Tek bildiğim, yollarımızın bu otel odasında kesişmiş olduğuydu. Bir daha görüşür müydük, bilmiyordum. Susuyorduk. Yalnızca birbirimizi seyrediyorduk.



Bir şeyler söyleme korkuyordum. Parmak uçlarım konuşuyordu bazen. İnsan bedeninin sıcaklığını, teninin kusursuzluğunu yeniden keşfediyor, o küçük ama uçsuz bucaksız evrende kayboluyordum. Dokunduğum her nokta, gözümün önünde başka dünyalara açılan birer kapı gibi. Her saniye, yılların derinliğine meydan okuyordu...

Şimdiki zamanı yaşamaya başlıyoruz.

Bir kez daha alıyorum onu kucağıma. Saçlarının vücudumda dağılışı, bedeninin bedenime değişi karşısında yeniden sarhoş oluyorum.

“Aşk” diye fısıldıyorum, “böyle bir şey olsa gerek.”

O’nun en derininde, en derin duyguların tadına bakıyorum. Nefesini, saçlarını savuruşunu, inlemelerini yutuyorum, yuttukça gençleşiyorum. O da beni yutuyor, her hücresiyle.
Biraz sonra yeniden yorularak yanıma devriliyor ter içinde. Terleyince teni ayrı güzel oluyor. Dağılmış saçlarını toplamaya çalışıyor. “Bırak öyle kalsın” diyorum.

Ne garip, insanın sadece sevişirken kendisi gibi olduğunu düşünüyorum tam da bu anda.

“Birazdan gitmem gerekecek” diyor. Zamanı unuttuğumu fark ediyorum. Söyleyecek bir şey bulamıyorum. İnsan zamanın karşısında nasıl durabilir ki? Yaşamdan çaldığım birkaç saat ile avunuyorum yalnızca. Belki ben de zamanla birlikte akmayı öğrenebilirim bir gün.

Yataktan kalkıyor. Şiir gibi boylu boyunca ayakta duran vücudunu seyrediyorum O giyinirken.

Gelecek zamanı yaşamaya başlıyoruz.

Birazdan aramıza kıyafetleriyle parmaklıklar çekmiş olacak. Dudağıma bir öpücük konduracak avutmak için. Bir daha görüşecek miyiz, bilmeyeceğim. O, kapıdan çıkacak. Ben çırılçıplak kalacağım. Dünyanın geri kalanı gibi kendimi kandıracağım. “Aşk duygu işidir” diyeceğim, “Bu sadece tek gecelik bir ilişkiydi”.


Oysa yine de içten içe bileceğim ki, en derinlerdeki duygulara yalnızca böyle anlarda dokunabiliyor insan. Hesapsız ve sorgusuz, her şeyini paylaştığında...