30 Kasım 2015 Pazartesi

Sapyoseksüel - 3

Oteldeydik. Üstündekileri çıkarmadan yatağa oturmuş, ayaklarını uzatmıştı. Askılı elbisesi göğüs çatalını açıkta bırakıyordu. Yürürken dizlerine gelen elbisesi neredeyse kalçalarına kadar sıyrılmıştı. Ben ise yatağın tam karşısındaki koltukta oturuyordum.

"Bir oyun oynamak ister misin?" diye sordu.
"Nasıl bir oyun?"
"Gözlerimi kapatacağım ve doğaçlama cümleler kurarak beni tahrik etmeye çalışacaksın."
"Anlaştık."
"Ama ben söylemeden yatağa yaklaşmak yok."
"Peki."

Gözlerini kapattı. Kafasını geriye doğru atıp vücudunun iki tarafındaki ellerini yatağa bastırdı. Bacaklarını hareket ettirmemek için kendini zor tutuyor gibiydi.


"Nefesimi bacaklarında hissediyorsun, dizlerinin hemen üstünde... Bir kuşun ötüşü gibi açılıp kapanıyor dudaklarım teninde. Kasıklarına geldiğimde kafamı geri çekiyorum. Ellerim ayak bileklerinde şimdi. Parmaklarımı, piyanonun üstünde gezinir gibi dolaştırıyorum bacaklarında. Dokunuşlarım varla yok arası, tüy gibi... Birden baldırlarını avuçluyorum, kasıklarına kadar. Sonra kendimi geri çekiyorum yeniden."

Yatağa bastırdığı elleri bacaklarının üstünde dolaşmaya başlamıştı. Bacaklarını iyice aralamış, iki elini de kasıklarında dolaştırıyordu.

"Yüz üstü çeviriyorum seni. Ellerim bu sefer bileklerinden kalçalarına uzanıyor. İkisi de avuçlarımda, sertçe sıkıyorum."

Söylediklerimi yapmış, yüz üstü dönüp kalçalarını benim yerime avuçlamıştı.

"Askılarını indiriyorum omuzlarından. Parmaklarımı hissediyorsun, yumuşacık. Nefesim ensenden omurgana iniyor, elbiseni sıyırdıkça beline kadar iniyorum. Dilim belinden yukarı çıkıyor bu kez. Kulak memende dudaklarımı hissediyorsun..."

Elbisesi sıyrılmış, sütyeni kalmıştı. "Gel buraya!" dedi.

Koltuktan kalktım.

Devam edecek

29 Kasım 2015 Pazar

Sapyoseksüel - 2

En azından artık dil balığına çatal atıp durmuyordu. Topuz yaptığı kumral saçlarından düşen bir perçemini seyrediyordum.

"Yazdıklarını beğenmiyorum." dedi. Neden burdan başladığını anlamadım.
"Ben de beğenmiyorum..." Yüzündeki şaşkınlık görülmeye değerdi. Beni egosu dağların ötesinde biri mi sanıyordu acaba?
"Nasıl yani?"
"Blog yazarken sanatsal kaygılardan uzaktayım. Yalnızca bilinçaltımı yaşadıklarım üzerinden temize çekiyorum. Kalemim paslanmasın diye kalem oynatmış oluyorum bir taraftan da..."
"Bunu da sanatsal kaygılarla yapabilirsin."
"Sanatsal kaygılarla yaptığım başka şeyler var."
"Nedir onlar?"


Fırsat bu fırsat diye düşündüm. Plansız bir şekilde o gün çantamda olan bir öykümü çıkardım önüne. Onunla buluşmadan önce oturduğum kafede birkaç düzeltme yapmak için çıktısını almıştım. Şaşırdı.

"Bu da mı erotik?"
"Hayır."
"Neden bloga koymuyorsun?"
"Çünkü başka yerlerde yayınlanıyor."
"Bilmiyordum..."

Okudukça bazen kaşları çatıldı, bazen yüzünde bir tebessüm oluştu, bazen dudaklarını ısırdı... Beş sayfanın sonuna geldiğinde elindeki kağıtları bana verdi. Bir sigara yakıp uzun uzun sustu. Sigaranın sonuna kadar beni seyretti.

Ben de onu seyrediyordum. Gömleğinin altında kabaran memelerinin her sigara nefesiyle inip kalkışına bakıyor, üstelik baktığımı gizlemiyor, onları avuçlarımda hayal ediyordum. Memelerine baktığımı gördükçe tıpkı öykümü okurken yaptığı gibi gülümsüyordu.

Sigarasını bitirdi.
"Kalkalım mı artık?" diye sordu.
"Nereye?"
"Nereye istersen..."

Devam edecek...

28 Kasım 2015 Cumartesi

Sapyoseksüel - 1

İkinci dubleleri bitirmek üzereydik. Gözlerimin içine bakarak ısmarladığı dil balığına çatal darbeleri vurarak oynuyordu. O balıkla oynadıkça, benim dilim acıyordu. "Bu kadar zedelersen onu bu gece kullanamam" diye geçiriyordum içimden.

Kadehinde kalan rakıyı yudumladı.
"Beni becermek istediğini biliyorum."
Cevap vermek yerine ben de kadehimde kalan rakıyı bitirdim. Kalkma vaktimiz geldi sanıyordum. O konuşmaya devam etti.
"Bunu ben de istiyorum. Yani senin gibi bir erkekle sevişmek güzel olabilir. Ama beni tahrik etmelisin."
Ellerinin üstünde gezinen parmak uçlarım, gözlerinin içine bakarak dudaklarımla oynamam, anlattığım hikayeler, ona neler yapabileceğimi üstü kapalı şekilde ima etmelerim işe yaramamıştı demek.
"Bunu yalnız kaldığımızda yaparım diye düşünüyordum."
"Hayır, burda yapmalısın ki beni becerebileceğin yere gelmek için ikna olayım."
"Masanın üstünde diyorsun yani?"
"Yok canım, olur mu, bara yatırman gerek boylu boyunca."
Güldük. "Şapşal" demeyi ihmal etmemişti. Devam etti.
"Beni nasıl evirip çevireceğini anlatman beni etkilemez. Çünkü bunu nasıl yapacağını az çok tahmin edebiliyorum. Zaten sen yapamazsan, ben yaparım."
"Ben senin bildiğin kadınlardan değilim diyorsun..."
"Çıkıntılık yapma da dinle. Biliyorum, zeki bir adamsın. Birikimlisin de. Cazmış, klasik müzikmiş, Bağımsız Avrupa Sineması'ymış, Modern Türk Edebiyatı'ymış... Bunların hepsini beni etkilemek için anlattığını biliyorum. Etkilenmedim diyemem de... Ama daha fazlasını yapmalısın."


Kendine güvenen, dominant kadınları seviyordum. Ama bu biraz ukalalık kokuyordu. Kendimi tutamadım.
"Neden seni etkilemem gerekiyor?"
"Beni sikmek için!"
"Orasını anladım da, neden benim seni ikna etmem gerekiyor?"
"Çünkü sen zaten hazırsın."
"Artık değilim."
"Yapmasak da olur diyorsun yani?"
"Aynen öyle..."
"Zekalıyım ama amele olmak istiyorum, çavuşu tokatlayacağım diyorsun?"
"Yatabileceğim tek kadın sen değilsin..."
"Bu geceyi neden boş geçireceksin?"
"Çünkü teste tutulmayı sevmedim. En azından bu tarzla..."
"Peki... Baştan başlayalım madem."
"Ne kadar baştan?"
"Birer duble daha söyleyelim. Sonrasına bakarız." Gözlerimin içine bakıp bir süre sustu. Sonra devam etti. "Bu balık da soğudu, yenisini söylemek lazım."
Garsonu çağırdım.

Devam edecek...

2 Ekim 2015 Cuma

Erkeğin Çıplak Vatanı - 3

Dünyanın kirlerini ancak tutku unutturabilir. Sadece o büyülü anlarda ortaya çıkan ateşin ısıttığı suda kaynatıp temizleyebilirsiniz kirli çamaşırlarınızı. Hal böyleyken, iki insanın tenini paylaşmasına ayıp diyenler varsa, bilin ki insanın kirli kalmasından çıkarları olanlardır.

Yeliz yanımda uzanmış uyurken bunları düşünüyordum. Sorgusuz sualsiz bana gelmesi, dışardan ne kadar şaşırtıcı görünse de, aslında doğal olanıydı. Zamanla kirlenen dünya insanı doğal olandan uzaklaştırıyor. Ama içinizden geldiği gibi yaşamaktan, bunun yollarını aramaktan bıkmıyorsanız, size benzeyen insanları bularak ödülünüzü alıyorsunuz. Ödül derken seksi kastetmiyorum. Sadece teninizin değil, aklınızın ve dilinizin de uyuşacağı insanları şıp diye anlama yeteneğinden bahsediyorum. İşte dünya ancak o zaman güzelleşebiliyor.


Bu süreç çoğu zaman zor olabiliyor. Malum, kat kat kabuklar var herkesin üstünde... Kimse de her önümüze gelene kabuklarımızı teslim edelim demiyor zaten. Ama mesele, kabuklarınızı ne zaman kıracağınızı, kalkanlarınızı kime karşı indirebileceğinizi bilmek. Yoksa ergenler gibi, bir kişiye küsünce dünyaya küsüyoruz. Dünyanın da çok sikindeydi... Sonra mutsuz mutsuz yaşa dur.

Kısa süreli ilişkilerle insanları tanıma ve keşfetme becerisi olmayan birinin, uzun süreli ilişkiler yürütmeye çabalaması o kadar çocukça ki... Yalnızca içimden gülüyorum. Ama Yeliz'in yaptığına gülerken, sadece mutlu oluyorum. Çünkü birçok kişinin düşündüğü gibi, bu yaptığının adı aptal cesareti, toyluk, kendini bilmezlik falan değil... Aksine insan ilişkilerine hakim bir kadın uzanıyordu yanımda. Bunu hissedebiliyordum. Kadın istediğini nasıl alacağını biliyordu işte, daha ne yapsın... Kafasındaki onlarca isteği karşılamak için bir adım atmak yerine, binlerce soru arasında boğulsun mu? Bunun yerine benimle nefes almayı seçtiyse, benim vatanım o kadının koynudur. O'nun çıplak memelerinin arası.

Söz konusu vatan kadınsa, gerisi teferruattır. O'nun içindeyken sadece vajinasının değil, tutkularının, beyninin, kalbinin tadına bakmış olursunuz. Ve bu tadı aldıysanız, tek bir vatanla yetinmek hiçbir zaman mümkün olmayacak, ömrünüzün sonuna kadar mülteci olarak yaşayacaksınızdır. Bazen tek bir insanın size yeteceği yanılgısına kapılırsınız. Hatta bu yanılgı uzun süre devam edebilir, yanılgının farkına bile varmayabilirsiniz. Ama hayatınızda eksik olan bir şeyler olduğunuzu hissederseniz, bilin ki bu yüzdendir... Bu sadece erkekler için değil, kadınlar için de geçerli.

Bunlar aklımdan geçerken gülümsedim. Seks sonrası muhabbet isteğim gelmişti sanki... Yeliz'in bu sırada horul horul uyuyor olması ise ayrı bir ironiydi. Ama ben bundan şikayet edenlerden değil, keyif alanlardandım...

14 Temmuz 2015 Salı

Erkeğin Çıplak Vatanı - 2

Çözdüğü düğmelerinin altından, kırmızı dantelli ve transparan sütyeni, beyaz ve dolgun göğüslerini taşıyabilmek için büyük bir çaba harcıyor gibiydi. Yükünü hafifletmek istedim. Gözlerinin içine bakarken, elimi önce göbeğine koydum. Parmak uçlarımı hissettirerek belinin etrafında dolandım. Omurgasında dolaşan elim, sütyenin  kopçasını buldu. Özgürleşen göğüsleri, dimdik salıverdi kendini. Sertleşmiş pembe uçları, göğüslerinin dikliğini pekiştiriyordu.

Göğüsleri avuçlarımı doldururken göz göze geldik. Dudaklarımız birleşti. Dillerimiz birbirine değdiği anda, Yeliz kucağıma atladı. Dik ve dolgun göğüs uçlarını ağzıma verdi. Artık iki elimle kalçasından tutuyordum O'nu.

Uzun zamandır ateşle beslediği ama gizlediği tutkuyu açığa çıkarıyor gibiydi. Hesapsızca ve kendini bütün benliğiyle vererek sevişiyordu çünkü. Dokunduğu ve dokunulduğu her an, onun için birer orgazm kadar doyurucuydu. Sürekli bir zirveye tırmanıyor gibi sevişiyordu, aldığı zevk gittikçe artıyor, zevkten kendinden geçiyor, orgazm olması bile durumu değiştirmiyordu.


Kendimizde değildik. Salonun ortasında çırılçıplak sevişirken, uzanırken, konuşurken ordaki eşyalardan biri gibiydik. Sanki evin ortasına konulmuş bir heykeldi bizimki, bir kadın ve bir erkekten oluşan. Paralel bir zaman diliminde, o heykelin canlanmış halleriydik. Yaşadığımız an çok nadir yaşanabilecek bir büyüydü.

Sevişirken, seksi güzel kılacak pek çok şey olur. Ama eğer söz konusu olan bir büyüyse, o halde, seksi güzel kılan onlarca ayrıntının doğru miktarda ve aynı frekansta karıştığını düşünün. Hiç tanımadığımız insanlarda bile hissedebileceğimiz bu büyü, ne yazık ki doğası gereği çok nadir olur. Ama hiç beklemediğim bir anda, nerden çıktığı belli olmayan bir şekilde, absürd bir şekilde karşıma çıkmıştı işte bu büyü.

Tutku ve yalnızlığın eşlik ettiği kafası güzel gecelerde, tutkularınızı süsleyip yalnızlığı çekilebilir kılan bir hayal kurarsınız bazen. Ve o hayali gerçekten yaşarken, "işte bu sahneyi yaşamak istiyordum." dersiniz kendinize. Yaşanılan anın kıymetini bilmektir bu biraz da. İşte ben de yaşadığım bu anın kıymetini biliyor, büyünün tadını çıkarıyordum.

Devam edecek...

25 Mayıs 2015 Pazartesi

Erkeğin Çıplak Vatanı - 1

Kötü bir özelliğim var. Hiçbir zaman düzenli uyuyan birisi olamadım. Fen lisesinde yatılı okuduğum zamanlarda, geceleri daha verimli geçirmek adına başladığım iyi niyetli az uyuma çabam, en sonunda kendini düzensiz uyuma haline döndürdü ve hep öyle devam etti. Üniversite döneminde de bundan kurtulamadım. İş hayatına başladığım ilk sene şantiyede çalıştığım için, düzenli yatıp kalkmam gerekmiyordu. Çünkü yirmi dört saat sorumluydum ve düzensiz uyku böyle bir iş için biçilmiş kaftandı. Zira gecenin üçünde biri kaldığınız odanın kapısını çalıp "Şefim, sorun var." diyerek sizi uyandırabiliyordu. Söz konusu sorunu elinizde kahve kupasıyla çözmeye giderken, uykusuzluğa alışmış olmanın faydaları yadsınamazdı.

Düzensiz uyuyor olmamın negatif etkileri de vardı elbette. Özellikle sosyal hayatım için... Sabahladığım bir gecenin sonrasında, öğlen dörtte uyandığımda, onlarca cevapsız arama görebiliyor, en iyisinden sitem, en kötüsünden küfür yiyebiliyordum.

Bu kötü özelliğimin yanında, yine uyku ile ilgili ve çok sevdiğim bir özelliğim de var. İyi ya da kötü olduğundan emin değilim, ama bana gerçekten keyif veriyor. Çıplak uyumak... Yaz kış, oda sıcaklığını istediğim seviyeye ayarlayıp, çıplak yatmayı, tenimin saten çarşafa sürtünmesini ve çıplak uyumayı seviyorum. Hem de öyle bir iki parça bir şeylerin giyildiği bir çıplaklıktan bahsetmiyorum. Çırılçıplak...

İkisini birleştiren hikaye ise, bundan bir süre önce yaşadığım, önce utandıran, sonra şaşırtan ve pervasızca sonuna gittiğim bir ilişki....

Hikayeyi başlatan olay yaşanmadan bir gün önce, samimi arkadaşlarımı çağırdığım küçük bir ev partisi yapmıştık. İçki içip muhabbet ettiğimiz, davetlilerin getirdiği mezeleri yediğimiz parti masumca sabaha kadar sürmüştü. Sabahın ilk ışıklarıyla herkes evine dağıldığında, ben de hemen uyumak yerine kafamı güzelleştirmeye devam ederek film izlemiştim. Göz kapaklarım kapanmak üzere olduğunda ise, üstümdekileri çıkarıp kendimi yatağa atmıştım.

Ertesi gün, öğlen on iki gibi bir telefon geldi. Neyse ki bu sefer telefonumu duymuştum. Uykulu sesle telefonu açtığımda, numarasını tanımadığım karşımdaki ses şöyle söyledi:


"Merhaba, Ben Yeliz. Selin'in arkadaşıyım. Dünkü partide tanışmıştık."
"Tamam, hatırladım. Merhaba Yeliz.
"Hmm, eğer senin için sakıncası yoksa dün meze getirdiğim kabı almak için uğrayabilir miyim? Lazım olacak da..."
"Tabii. Ne zaman gelirsin?"
"İki saat sonra olur mu?"
"Olur. Görüşürüz."

Daha iki saat olduğu için, akşamdan kalma vücudumu yataktan kaldırmaya üşendim. Sağa sola dönerek yatak keyfi yaparken tekrar uykuya dalmam çok uzun sürmedi. O sırada, Yeliz'in kaba gerçekten ihtiyacı mı olduğunu, yoksa beni görmek için bir bahane mi uydurduğunu bile düşünmedim.

Yanı başımdaki telefon tekrar çaldı.

"Ben Yeliz. Zili duymuyorsun sanırım. Kapıdayım."
O sırada içimden kendime küfrettikten sonra, "Çok özür dilerim, uyuyakalmışım tekrar." dedim. Giyinip kapıya gidene kadar daha fazla bekletmektense, direk içeri girmesi daha mantıklıydı.
"Paspasın altında bir anahtar var, onunla içeri girebilirsin." dedim.
"Emin misin?"
"Evet, üstümü giyinmem gerek..."

Ama bir sorun vardı. Saçım başım dağılmıştı ve sabah mahmurluğuyla çok özensiz görünüyordum. Bu halimle kızın karşısına çıkmak yerine, odamdaki duşa girdim. Girerken de seslendim.

"Yeliz, kusura bakma. Duşa girmem gerekiyor. Sen ister bekle, istersen kabını alıp çık."
"Peki." diye cevap verdi. Kendimi kötü bir ev sahibi gibi hissetsem de, o halimi görmesinden iyiydi.

Duş keyfimi biraz uzun tutmuştum. Yeliz'den de ses gelmeyince gitmiş olduğunu düşündüm. Kurulanıp bornozumu yatağın üstüne attım. Ne giyeceğime karar vermeden önce bir şeyler atıştırmak için çıplak bir halde mutfağa girdiğimde, karşımda Yeliz'in şaşkınlıktan açılmış gözlerini gördüm.

"Kusura bakma, gittiğini düşünmüştüm." dedim. Bu sırada kaçacak yer aramak ya da ellerimle vücudumu kapatmaya çalışmak gibi saçma sapan hareketler yapmak yerine, karşısında öylece dikiliyordum.
"Seni görmeden gitmek kabalık olur diye beklemiştim. Ama bu durum da pek uygun olmadı sanırım."
"Haklısın, beş dakika beklersen üstüme bir şeyler alıp geleyim." diyerek arkamı dönmek üzereydim.
"Önemli değil. Hatta giyinmesen de olabilir." dedi, bunu söylemesini sağlayan cesareti zar zor toplamış gibi.
Kısa bir sessizlik oldu. Yeliz'in gözleri, "Aslında bunun için geldim." der gibi bakıyordu. Ben ise, ilk şaşkınlığı atlattıktan sonra, "Neden daha ileri gitmeyelim ki?" dedim kendime.
"Ama eşitsizlik var, ben çıplağım, sen değilsin..." dedim, cesaretini biraz daha zorlamak için.
"Bir şeyler düşünebilir." diye cevapladı ve elini gömleğinin düğmesine götürdü...

Devam edecek...

4 Mayıs 2015 Pazartesi

Kaptanın Seyir Defteri - 2

Sevgili Mürettebat, yeni bir seriye başlamadan önce biraz soluklanmam gerek. Kendini tekrar etmeyen, çıtayı yükselten öyküler yazabilmek için biraz taze nefese ve taze kana ihtiyacım var. Yine de arayı çok açmayacağımın sözünü vermiş olayım.

Ortam ve Kaçamak serilerine gösterdiğiniz ilgiye kuru bir teşekkürle yanıt vermek yerine, daha iyi serilerle çıkmak istiyorum karşınıza. Bu yüzden, okumaya, dinlemeye, izlemeye, notlar almaya devam ediyorum.

Son zamanlarda hem bilim-kurguya, hem de çizgi romana merak saldım.

Bilim-kurgunun, insan aklının sınırlarını zorlayan yanını seviyorum. Yaratılan yapay dünya, gerçekliği çok daha güçlü bir şekilde yansıtabiliyor çoğu zaman.

Çizgi roman merakım ise çok daha taze. Ama hem edebi yönü, hem de çizimleri güçlü olan eserler beni büyülüyor desem, abartmış olmam. Sözcüklerin ve görsellerin gücüyle aklımı tahrik etmekle kalmıyor, tatmin de edebiliyor.

İnsanın ürettikleri, beslendikleri ile paralel seyrediyor tahmin edersiniz ki. Sıradaki seriyi, fantastik yönü daha zengin bir şekilde kurgulamayı düşünüyorum. Kaçamak serisinin beşinci ve altıncı bölümünü yazarken, kendimi çok daha özgür hissettim. Sanırım bir sonraki seri, buna benzer bir çerçevede ilerleyecek...

Okuyanların hep sorduğu bir soru var. Bu yazdıklarım, gerçekten yaşadıklarım mı? Bir çoğu öyle... Ama yazarken, yaşadıklarımla sınırlı kalmak da istemiyorum. Hayal gücünü tahrik etmek ve esin verecek şeyler yazmak istiyorum. Bunun için gerekirse gerçeğin sınırlarını da zorlayabilirim.

Sonuçta maksat, hem kendimi, hem sizleri tatmin edebilmek.

Hepinizi en tatlı yerlerinden öperim anacım.

Sizi seven kaptanınız...

29 Nisan 2015 Çarşamba

Kaçamak - 7 (Final)


İşte buradaydık. Üçüncü buluşmamızda, aynı otel odasında, vücutlarımız yan yana, sigara içiyorduk. “Sen evlenmeyi düşünmüyor musun?” sorusuna “Hayır.” diye cevap vermiştim. Sigaralarımız bitene kadar konuşmadık. Devam etme zorunluluğunda hissetmediğim halde, sözcükler ağzımdan döküldü.

“Evliliğin bana göre olduğunu düşünmüyorum. Karşıma çıkan insanlarla da alakalı değil bu. Bilmiyorum. Belki denerim ve olmayacağını deneyerek görürüm. Ama sadece deneme yapmak için bir kadının hayatına kalın çizgilerle yazmak istemiyorum ayrılığı...”

Sustuk. Yeniden sigara yaktı.

“Senin, bu denemeyi yapmış halinim sanırım. Üstelik bir yerden sonra, geriye dönemeyecek hale geliyor her şey. Özellikle de çocuk olduktan sonra.”


Ah gerçekler... Kaçmaya çalıştığımız, kaçamadığımız, onlarla ne yapacağımızı bilemediğimiz gerçekler... Başka dünyalarda birlikte olurken bile, içimize gelip yerleşen, ağırlaşan gerçekler...

Korkak olan hangimizdi? Gerçeklerle kavga etme cesaretini sergileyip, başa çıkamadığında aldatan Filiz mi? Yoksa onlarla başa çıkmaya, başka bir insanla paylaşılacak hayatın sorumluluğunu almaya bile uzak duran ben mi...

“Bu bir uyuşturucu.” diye devam etti Filiz. “Yaşadığımız... Yaşadığım kaçamaklar. İlk seferinde nasıl aldattım biliyor musun? Neden aldattığımın önemi yok. Üstelik bunun için geçerli bir sebep olmaz hiçbir zaman. Hiçbir sebep yetmez bunu açıklamaya. Yalnızca, nasıl aldattığımı anlatabilirim.”

Bir yudum viski aldı.

“Eski sevgililerimden biriyle, içinde olduğum hayatın sorumluluklarıyla uğraşırken yatmıştım. Benim için, yoğun geçen birkaç senenin ardından çıkılmış bir tatil gibiydi. O günden beri de, “Bir an önce yaz gelse...” diyen beyaz yakalılar gibi yaşıyorum. Garip olan şu ki, işsiz olduğumda tatil yapmanın hiçbir anlamı olmayacağını biliyorum. Benim de çelişkim bu işte...”

Daha kaç kere görüşecektik, ne kadar sürecekti, ne zaman bitecekti... Bu soruların ne bir cevabı, ne de bu cevapların bir önemi vardı. Bunları düşünmeye başladığımız anda, Filiz’in kaçtığı sorumlulukları hatırlatacaktım O’na.

Her kaçamak, işte bu yüzden, orta yerinde başlayıp bitiremediğimiz filmler gibidir. Yaşamayı ne zaman bırakacağınızı bilemezsiniz. Ama en azından, anlatmayı nerede bırakacağınızı bilmeniz gerekir. 

SON

28 Nisan 2015 Salı

Kaptanın Seyir Defteri - 1

Bu da nerden çıktı dediğinizi duyar gibiyim... Şurdan çıktı. Yazdığım öykümsüler dışında, sizinle söyleşme, dertleşme, konuşma fırsatını ancak yorumlarda buluyorum. Dedim ki, bir de arada sırada şöyle tostoparlak mektuplar yazayım. Nerden geldik, nereye gidiyoruz, konuşayım. Kurgu dünyasının gerekliliklerine kapılmadan, "biz bize" takılalım. Yazdıklarımı hep birlikte yerden yere vuralım.

Meçhul Yazar'a, kurgu dünyasının dışına  çıkacağı bu köşede sıcacık bir hoş geldin deyin, şapur şupur öpün kendisini efendim. Umarım bu seyir defteri, hikaye dizilerini aksatmadan, üç haneli sayılarak ulaşır...

Sevgili mürettebat, şimdilik bu kadar.

Mr. Spock'ın da selamı var.


Kaçamak - 6


Ay ışığının aydınlattığı denizin üstünde, uzakta görülen bir kaya parçasına doğru uçuyorduk. Yaklaştıkça, kayalık büyüdü, aydınlandı. Ortalık apaydınlık gündüze, kayalık yemyeşil çayıra döndü. Martı, yere yaklaştı ve bizi yumuşacık çimenlerin üstüne bıraktı. Gitti bir ağacın arkasına dolandı. Sonra ağacın iki tarafında, biri yeşil saçlı, diğeri mavi saçlı iki deniz kızı olup boylu boyunca uzandı.

Mavi saçlı olanı, “Sizi buraya getirdik. Kimseler duymadan, kimseler bilmeden, çıplaklığınızı gündüz gibi ışıtan ay ışığının altında, vücutlarınız ipekten çimlerin üstünde sevişin istedik. Kimseye açıklamak zorunda olmayın, kimseden onay beklemeyin istedik.” dedi. Kızıl saçlı deniz kızı devam etti.

“Sadece mekan boyutunuzu değil, zaman boyutunuzu da değiştirdik. Birbirinizle, gücünüz kalmayana kadar sevişebilir, uykuya dalmadan önce ne isterseniz yapabilirsiniz. Uykuya dalıp uyandığınızda, martı ikinizi de, olmanız gereken saatte, olmanız gereken yere bırakacak.”

Tam soru soracaktık ki, ikisi birden ortadan kayboldular. İnanmayan gözlerle etrafa baktık. Yağlı boya tablosunu andıran gökyüzü ve yıldızlar, her şeyi görünür kılan ay ışığı ve yanımızdan şırıl şırıl akan nehir... Filiz elimden tutup beni nehirin kenarına götürdü. İki avcunu birleştirip nehire daldırdı.


“Bak, şarap akıyor.” dedi.

Bedenlerimizi nehire bıraktık. Yumuşacık akıntı, usul usul tenimizi okşuyordu. Bir yudum şarap içmemiz için kafamızı daldırmamız yetiyordu. Şarap o kadar tatlıydı ki, tenimizin neresine dokunsak ipek kumaşlara dokunmuş gibi oluyor, neresini öpsek, bir damlasıyla sarhoş oluyorduk.

Nehir, vücutlarımızın bütün ayrıntılarını birbiriyle birleştirmişti. Sanki daha önce, karşımızdaki vücut olmadan nasıl yaşadığımızı hatırlamıyorduk. Kendimizi o kadar kaptırdık ki, nehrin akıntısında yüzmeye başladık. Yüzeyde kalmamız için hiçbir çaba harcamamız gerekmiyordu. Biz mi hafiflemiştik, nehir mi bizi taşıyordu, bilmiyorduk. Vücutlarımız birbiriyle bütün olmuş, akıntının üstünde sürükleniyordu. Pozisyonlarımız, ellerimizin ve ayaklarımızın konumları değişiyor, ama birbirimizden hiç ayrılmıyorduk. Orgazm oluyor ama hala tek vücut kalıyorduk.

Orgazm olduktan sonra Filiz’in içinden çıkmama gerek kalmıyordu. Kaldığımız yerden devam edebiliyorduk. Bunu yapan ikimiz miydik yoksa nehir miydi, bilmiyorduk. “Lethe” diye inliyordum Filiz’in kulağına artık. İsmini söylemiyor, yalnızca “Lethe” diye inliyordum.

Akıntıda sadece kontrolümüzü değil, kendimizi de kaybetmiştik. Gözlerimiz sıkı sıkıya kapanmıştı. Kaçıncı orgazmımız olduğunu bilmiyorduk. Artık tek bir hareket yapabilecek gücümüz kalmamıştı. Uykuya daldık.

Gözlerimizi açtığımızda, birbirimize hiçbir şey söylemedik.

Saat yediye geliyordu.

Filiz, çıplak vücuduna hiçbir şey giymeden yataktan kalktı. Pencereden giren rüzgarın karşısına bıraktı bedenini. İki kolunu açtı.

“Bunu nasıl becerebildik?” dedi.
“Eski bir hikaye var. İnsanoğlu, ne zaman bir deniz kızına iyilik yapsa, deniz kızları da bir insana iyilik yaparmış. Düşündüğü değil, ama hissettiği, farkında olmadığı halde içten içe istediği şeyi verirmiş o insana. Belki bir yerlerde, birileri bir deniz kızına yardım etmiştir.”
“Ama aynı şeyi sadece ben değil, sen de hissettin.”
“Belki de iki deniz kızına yardım etmiştir birileri...”
“Peki ama, hadi birimizi seçtiler diyelim. Aynı anda ikimizi de seçmeleri çok büyük bir tesadüf değil mi?”

Buna verecek bir cevabım yoktu.

O’nu istediği yere bırakana kadar konuşmadık. Arabadan inmeden önce, gözlerime baktı.

“Seni tekrar arayacağımı biliyorsun...” dedi.
“Biliyorum.” dedim. 

Devam edecek...

27 Nisan 2015 Pazartesi

Kaçamak - 5


Rüzgar, martı sesleriyle birlikte, perdeyi yalayarak içeri doluyordu. Duvarlara çarpıyor, büyüyor, vücutlarımızı okşuyordu. Martı seslerini kazısanız, altından korna gürültüleri çıkmayacakmış gibiydi.

Sanki...

İstanbul’un orta yerinde bir otelde değil, sakin bir Akdeniz kasabasında, küçük bir pansiyondaydık. Mavi panjurlarda sarmaşık yaprakları salınıyorlar, deniz kokusunu getiren tatlı meltemlerle birlikte usul usul hışırdıyorlardı. Bir kayıkçı, güçlü kollarıyla küreklerini kaldırıyor, kaldırıyor, sonra daha fazla kaldıramayacakmış gibi bırakıyor, yerçekimine kendini bırakan kürekler, uysal şıpırtılarla denizin koynuna gömülüyordu. Gömüldükleri yerde, küçücük köpüklerin arasından deniz kızları çıkıyor, ıslanmış saçlarını savuruyorlar, saçlarından kurtulan damlalar güneşin altında dans ediyorlardı.


Biri kızıl, diğeri mavi saçlı iki deniz kızı, kayıkçının karşısına oturdu. Kayıkçı, deniz kızlarının çıplak ve diri göğüslerini hayranlıkla izliyor, sanki bir canlıya değil de, bir tabloya bakıyordu.

“Deniz bugün çok dalgalı, en yakın kayalık çok uzakta, birazcık burda dinlenebilir miyiz?” diye sordu mavi saçlı olanı. Deniz kızları, bütün gün tuzlu sudaydılar. Saçlarında, dudaklarının kenarlarında tuz kristalleri vardı.

Kayıkçı bir şey söylemedi. Belki dilsizdi, belki dili tutulmuştu. “Evet” dediğini hissettirebilmek için, kendi yaptığı şarapla dolu testinin mantarını çıkardı. Kayıktaki tek bardağa, kendi bardağına doldurdu şarabı. Önce mavi saçlı deniz kızına uzattı. Deniz kızı, bardağı iki eliyle sardı, dudaklarına götürdü, ilk yudumu aldı, sonra ikincisini... Dayanamadı, bardağı dikti, kana kana içti. Dudaklarınının kenarındaki tuz kristallerini temizleyerek akan şarap göğüslerini ıslattı. Bardak bittiğinde, mahçup gülümsemesiyle kayıkçıya baktı.

Kayıkçı bardağı bir kez daha doldurdu. Bu sefer kızıl saçlı deniz kızına uzattı. Deniz kızı, bardağı almadı. “Teşekkür ederim.” dedi, “Ama benim karnım aç.”

Kayıkçı, bez bir torbaya sardığı bir avuç somun ekmeğini, üç baş yeşil soğanını, avcunun yarısı kadar keçi peynirini serdi ortaya. Aynı bardaktan içtikleri şarap, aynı sofradan yedikleri yemek o kadar bereketliydi ki, güneş batana kadar yediler, yediler, bitiremediler.

Ay doğdu.

“Bizim gitme vaktimiz geldi.” dedi mavi saçlı deniz kızı.
“Bizimle ekmeğini paylaştın, teşekkürler.” dedi kızıl saçlısı. Sesi titrek, dudakları mahçuptu. Sonra aklına bir şey gelmiş gibi canlandı. Tiz bir ıslık çaldı. Islıkla birlikte, sarıkanat sürüsü çevirdi kayığın etrafını. Deniz kızı, kayıkçının anlamadığı dilde bir şeyler söyledi. Söyler söylemez, sarıkanatlar kayığa atladı. Canlı gövdelerini şıpır şıpır kayığın tahtalarına vuruyorlar, ama bunu yaparken acı çekmiyorlar da, gülüyormuş gibi zıplıyorlardı.

Deniz kızları, “Yolun açık olsun.” dediler. Kayıkçıya sarıldılar. Kayıkçı, güçlü kollarıyla iki deniz kızını birden sardı. Nasırlı elleri, dokunduğu tenin pürüzsüzlüğünden ürperdi, titredi. Tam o anda, deniz kızları kayıkçının kollarından, bir anda yok olmuş gibi kaydılar. Şıpırtılar çıkararak, yakamozların oynaştığı denizde kayboldular.

Kayıkçı, kasabaya geri dönerken, kızıl saçlı deniz kızının tiz ıslığını duydu. Islık bedenini yalayıp geçti. Uysal dalgalarla karaya vurdu. Yürür gibi karaya çıktı. Bir pansiyonun mavi panjurlarındaki sarmaşıkları okşadı. Pencereden içeri girdi. Çıplak bedenlerimize dokundu.

Önce, anlamadığımız dilde sözlerle konuştu. Sonra kulağımıza eğildi. Fısıldadı.

“Sizi götürmeye geldim.”

Islık rüzgar oldu. Odada dolaştı. Kocaman kanatlı, yarısı kızıl, yarısı mavi bir martıya dönüştü. Terden sırılsıklam ve çırılçıplak vücutlarımızla, bir kanadına Filiz’i, bir kanadına beni aldı.

Devam edecek...